Büyük Ustaya Yazarların Yazılarıyla Vedası...

Köşe Yazarları Neşet Ertaş'a Böyle Veda Etti….
 

25 Eylül 2012 tarihinde  yaşamını yitiren Türkiye'nin son ozanı, abdal geleneğinin temsilcisi, bozkırın tezenesi Neşet Ertaş sadece vefat haberiyle değil, kendisini eskiden beri tanıyanından, hiç tanımayanına kadar köşe yazarlarının da gündemini belirledi.




İşte köşelerden Neşet Ertaş için yazılanlardan bir kısmı:


FATİH ÇEKİRGE

21/09/2012 Hürriyet

 

Gelin biz de ona şifa türküleri söyleyelim

 NE zaman bir araya gelsek, gecenin sonu ona aittir. Onun sesine... Onun sazına... Bekle” der Ali Özgentürk, “Acele etmeyelim. Tam zamanında çalalım.”

Ve sonra...

Gecenin kendine kapandığı saatlerde...

Sanki bilinmeyen bir halkın ya da kavmin, belki de gizli bir aşk örgütünün azgın marşı gibi, ruhumuzu hazır ola geçirip dinleriz.

Ne olur ölmeden öldürme beni...”

İzmir Medical Park Hastanesi’ndeki odasına girince geçti içimden...

Ne olur ölmeden öldürme bizi.”

Bitkindi... Yorgundu... Ama yine de bir tek cümleyle, o müthiş ruhunu gösterdi bana.

Dedim ki:

- Çok kişinin selamı var size. Bir dakika görmek istedim. O kadar çok değerlisin ki bizim için...

Doğrulmaya çalıştı. Olmadı. Denedi, olmadı. Elimi uzattım.

Ne denir böyle bir durumda bilemedim.

Tekrar, “Çok değerlisiniz” diyebildim.

Kısık bir sesle konuşmaya çalıştı:

Değer olan değer verir. Bana verdiğiniz sizin değeriniz...”

Konuşamadı sonra...

Cazın o bozlak sesi öyle susunca...

Dayanamadım.

İçimde bir hüsran fırtınası, hüzün ve utanma refleksiyle sordum:

Nasıl bir kültürdür bu.

Nasıl bir tevazu ve doygunluk...

Yunus’tan Mevlânâ’dan taşan bir Anadolu ruhu.

Kendisini kötü hissedince, “Beni İzmir’e götürün” demiş...

Şimdi hastanedeki odasında ona bakıyorum.

Susuyoruz. Susuyoruz... Susuyoruz...

Çıkıyorum dışarı..

O akşam Topçu’da yerken, bir müziğin sesine kapılıyorum.

Bir türkü bar. Kalan Müzik...

Giriyorum içeri...

Kısa bir sohbet.

Diyorum ki:

“Arkadaşlar, o burada. İzmir’de bir hastane odasında.

Yorgun, bitkin ama yine gözleri dünya gibi. 

Hadi ona şifa türküleri söyleyelim...”

İçimizdeki yangın ses için... Cazın bozlak ritmi için...

Neşet Ertaş için.

Bugüne kadar o hep bizim için söyledi.

Gelin şimdi hep birlikte biz de ona şifa türküleri söyleyelim.

FATİH ÇEKİRGE

25/09/2012 Hürriyet

Neşet Ertaş'ı ölümünden önce hastanede ziyaret eden Fatih Çekirge izlenimlerini aktardı.

 ODASINA GİRİNCE "EYVAH" DEMİŞTİM İÇİMDEN

Hayatta olduğu için yazamamıştım...
Vücuduna yayılmış o kanserle boğuştuğu için susmuştum.
Odasından çıkınca, "hadi şimdi biz de ona şifa türküleri söyleyelim" demiştim.
Moral olsun diye.
Ama biliyordum ki bitmişti.
Hastanedeki odasına girince "eyvah" demiştim içimden…
Neşet Ertaş bitkindi. Gözlerini zor açabiliyordu. Elini biraz kaldırabildi.
Uzanıp tuttum.
Buz gibiydi…
Sazı gönüllere bağlayan o eller buz gibiydi…
Elleeer… eller… elleeeer…
Bir süre konuşamadım.
Sonra; "Üstadım sana dostlardan selam getirdim. Hepimiz ayağa kalkmanı bekliyoruz!" diyebildim.
Doğrulmaya çalıştı olmadı.
"İzmir’e gelmek istedim. Herkese selam söyle. İnşallah kalkarım. "
Durdum. Bir daha tuttum elinden.
Ve dedim ki;
"O kadar değer veriyoruz ki size!"
O perişan haliyle…
O bitkin bakışlarıyla…
O yorgun yatışıyla;
Yine Anadolu’nun kalp tarihinden, gönül ikliminden bir ders verdi…
Son dersiydi belki de bu:
Dedi ki;
"Eksik olmayın ancak değer olan değer verir…"
İçime işledi o söz:
"Değer olan değer verir!"
Her şeyin değerini yitirdiği, öfkenin, kıskançlığın, nefretin, pusunun, tuzağın, kol gezdiği bir dönemde ne kadar ihtiyacımız var bu söze:
"Ancak değer olan değer verir!"
Yavaşça kapattı gözlerini.
Çıktım odadan. Arkamda bir büyük hayalin, bir büyük ruhun son bakışlarını bıraktığımı bilerek sildim gözlerimi…
Bugün bütün sazlar, . Senin için bağlanacak gönüllere…
Eyvallah demek var sana büyük usta…
Allah rahmet eylesin.

 


Can DÜNDAR 26/09/2012
            Tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybeden Türk Halk Müziği sanatçısı ve söz yazarı Neşet Ertaş, sevenleri tarafından 25 Eylül 2012 tarihinde vasiyeti üzerine babasının yanına defnedildi.

            Sanat hayatı boyunca nağmeleriyle Anadolu insanının adeta sesi olan halk ozanı, maalesef ülkemizin kaybettiği her değerli insan gibi ölümünden sonra hatırlandı. Ünlü üstadın belgeselini hazırlayan gazeteci yazar Can Dündar “Son abdal da gittik” diyerek 27 Eylüldeki köşe yazısını Neşet Ertaş 'a ayırdı.

İşte o yazı

              Hemşerimdi. Gözümü onun plaklarıyla açmıştım. Neşet bıyıklı babamın yadigarıydı bana...
Türkülerini ezbere bilir, 40 sazın içinde onunkini tanırdım.
Türkmen ataları Horasan 'dan göçüp Keskin 'e yerleşmişti.
Ellerinden gelen, çalgıcılıktı; karınlarını sazla doyurdular.
Neşet de çocuk yaşta nimet peşine düşmüş, düğünlerde üç kuruşa zil çalıp köçeklik etmişti.
Zamanla babası Muharrem Usta 'ya baka baka, sazını döven parmağı, yüreğinin emrine girdi, bize eşsiz türküler verdi.
Âşıktı. Çilekeşti. “Garip”ti.
Büyüklük taslamayan büyük bir dervişti.
Asırlara yayılan bir kültürel mirasın son temsilcisi, “yaşayan insan hazinesi”ydi.

* * *

Bu ülke, hep hoyrattır ya ona gönül veren, hizmet eden evlatlarına karşı...
Ona da ayrıcalık yapmadı; hakkını yedi, kadrini bilmedi.
Türküleri ortalığı inletirken o açtı. Başını sokacağı tek göz eve muhtaçtı. Türkiye 'de korsanlar sazının rantını yerken o, gurbete gidip Almanyalarda düğün çalarak aradı ekmeğini... Unutturdu kendini...
30 yıllık inzivadan hayata, gurbetten yurda dönmesi, iki adam sayesindedir:
Biri onu ikna eden Bayram Bilge Tokel...
Diğeri türkülerini korsanlardan kurtarıp onu telifle tanıştıran Hasan Saltık...
Ömrünün son deminde biraz yüzü güldüyse, kısmen onlar sayesindedir.

* * *

Yıllar sonra bana da onunla tanışmak, belgeseli için birlikte çalışmak kısmet oldu; “can gardaş”ı oldum.
Doğduğu topraklara gittik beraber; “gönül dağı”na tırmandık, “ırakı” içip bozlak söyledik, “ 'Aydost ' dedi mi yeri göğü inleten” babasının mezarını ziyaret ettik.
Belgeselde hayatını, türküsünden ilhamla üç bölümde işlemiştik:
“Bir ayrılık”; ki toprağından kopuşuydu.
“Bir yoksulluk”; ki yokluğa düşüşüydü.
“Bir ölüm”; ki babasız kalışıydı.
Babası, son nefesini vermeden önce “Sazımın emaneti” demişti ona...
O emanete, ibadet gibi sarıldı Neşet...
Havalandırdığı türküleri, hepimizin “göynüne” işledi.
Hiçbirini okuyamamış olsa da kitaplarının yazıldığını, belgeselinin çekildiğini, heykelinin dikildiğini, türkülerinin kıymete bindiğini, gençlerce söylendiğini gördü.
Sigarasını yakmaya kalksanız “Kendini bilen, kendine hizmet ettirmez” derdi; öylesine mütevazıydı. Ama onca yıl kıymetini bilmeyen devlet, sonradan paye vermeye kalktığında “Ben halkın sanatçısıyım” diyecek kadar da dikti.

* * *

Abdalların sonuncusuydu.
Bozlağını bozkırdan devşirmiş, ona geri vermişti.
Belgeselin galasına Abdalları da davet etmiştik. Davullarını, zurnalarını kapıp gelmişlerdi. Hepsi birer Neşet 'ti... “Yalan dünya”da gülememiş, savrulmuşlardı dört yana... İşsizlikten dertliydiler. Düğünler de bitiyordu artık. Hurda topluyor, çadırda yaşıyorlardı. Neşet 'ten iş istiyorlardı. Hangi birine yetişecekti ki?
Dün Neşet 'in ardından onca güzel sözü söyleyen yetkililer, türkücüler, siyasetçiler, gerçekten bu kültürel gelenek yaşasın istiyorsa onun “sazının emanetçileri”ne, düğünlerimizi çalan, gözümüzü yaşartan o “bahtı kapalı, kara kafalı adamlar”a sahip çıkmalı... Bozlağı yaşatmalı...

* * *


Neşet Ertaş 'ın bozlağını, en son 1,5 yıl önce Beyoğlu 'nda bir dostlar sofrasında dinlemek kısmet oldu.
Yeni kaybettiğim Babam İçin “Bugün ayın ışığı”nı söylemişti; ağlaşmıştık.
Son dinleyişimmiş.
Önceki gün biz yaşgününde mezarlığa babamı ziyarete gitmiştik; dün de Neşet gitti babamın, babasının yanına...
Uğurlar ola Usta!
“Datlı dilli, güler yüzlüler” orada buluşadursun, biz burada “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen” diye dövüneceğiz biraz daha...
Ta ki bir başka diyarda, yeniden kavuşana dek onlara...

 

 Bekir ÇOŞKUN

Cumhuriyet / 26/09/2012

Zahidem Kurbanım

Bir ozan öldüğünde sevdası nereye gider?..

Bir piyanist öldüğünde parmaklarındaki hüner?..

Bir ressam öldüğünde yüreğindeki renkler?..

Bir heykeltıraşın okşayışı...

Bir mimarın hayal gücü...

Bir hesap adamı öldüğünde, beynindeki rakamlar?..

Bir anne öldüğünde, içindeki şefkat?..

Bir baba öldüğünde sarılma duygusu?..

Bir sevdalı öldüğünde acılarına ne olur?..

*

Yerde kar vardı...

Soğuk Ankara gecesinde neredeyse sabaha karşı, müzisyen arkadaşlarımla birlikte Samanpazarı yokuşunu çıkıp deveci hanlarından birisine girdik...

Alt kata develeri koymuşlardı...

Tahta merdivenlerden çıktık...

Tahtaların aralıklarından develerin kulakları gözüküyordu...

Üst katta geniş bir odaydı, dört bir yanında halı örtülü divanlarla, eski bir bey konağıydı sanki...

Odanın baş köşesinde sadece tek başına bir adam, üzerine paltosunu almış, köşeye büzülmüş uyuyordu...

Yanında sazı vardı...

*

Üniversitenin henüz birinci sınıfındaydım, gurbete alışamadığım, burnuma çok uzaktaki evimizden yemek kokularının geldiği günlerdi...

Müzisyen olarak çalıştığım barın yetişkin müzisyenlerinin peşine takılmıştım...

Bir evliyayı ziyarete gider gibiydiler...

Odaya girip köşedeki adamın uyuduğunu görünce, birbirlerine “susun” işareti yaptılar...

Kapının hemen girişine sıralanıp sessizce oturduk...

Ben öksürdüm...

Dört bir yandan “sus” işaretleri geldi...

Bir daha öksürdüm...

Köşedeki adam uyandı, gelenler olduğunu görünce telaşla toparlandı, elini göğsüne koyarak “Hoş geldiniz beyler ağalar” dedi...

Biraz sonra sazını aldı...

Ve söyledi:

“Zahidem kurbanım nolacak halim?..”

*

O sesi hiç unutmadım...

Canım yandığında...

Hani yüreği alev aldığında insanın...

Ankara sokaklarında gözlerimi silerek çaresiz kendimi aradığımda...

İçimde o türküyü söyledi bana...

Köşedeki adam...

*

Dün Neşet Ertaş öldü...

Ozan öldüğünde sevdası nereye gider?..

*

Deve hanından girdim içeri yine...

Dört bir yanı halı örtülü divanlar... Köşedeki adam gözlerini açıp elini göğsüne bastırarak selam verdi...

Ben sormadım bu kez...

O söyledi:

“Zahidem kurbanım nolacak halim?..”

Ahmet HAKAN Hürriyet 26/09/2012Neşet Ertaş hakkında 10 şey

BİR:  GÖNÜL

                    ANADOLU denilen coğrafyada “gönül” sözcüğünü sekiz farklı şekilde telaffuz edebilen tek kişiydi... Hiç kimse “gönül” sözcüğünü onun kadar farklı, onun kadar kalpten, onun kadar tumturaklı, onun kadar dokunaklı bir şekilde telaffuz edemezdi. Öldü ve “gönül” sözcüğü hem öksüz hem yetim kaldı.

İKİ:  ACEM KIZI

                  “Uğrun uğrun kaş altından bakınca/Can telef ediyor gül acem kızı” diyerek, bir acem kızının mahcup ve kaçamak bakışlarının nasıl süper yalın, nasıl acayip sinematografik tarif edilebileceğini kanıtladı. Üstelik kızın burnunu fındığa, ağzını kahve fincanına benzettiği halde zerre kadar sakil kaçmamayı başararak...

ÜÇ:  SIRLAR

                  Gösterişli postlara sahip bir mutasavvıf değildi, garip bir halk dervişi idi... Ama tasavvufu yalamış yutmuş gibi çığırdı türkülerini: “Kalpten kalbe giden gizli yol”u o tarif etti, “varıp bir canana ikrar verme”nin önemine o işaret etti, “evvel” ile “ahir”i aşkta o birleştirdi, dünyanın yalan olduğunun altını o çizdi.

DÖRT: RİTMİK KEDER

                  Gariplik, yetimlik, öksüzlük, dertlilik onun içine öylesine işlemişti ki en oynak, en kıvrak, en ritmik havalarının içine bile derin bir keder, dokunaklı bir hüzün, insanın içine işleyen bir acı sızardı... Ama farkında olmadan... Sıfır kurgusuz... Sıfır hilesiz... Hiç kasmadan... Öylesine...

BEŞ: EŞİTLİK FİKRİ

                   Sosyalizmden falan anlamasa da azılı bir sosyalist gibi “eşitlik fikri”ne adamıştı kendisini... Büyüklenenlere ders verirdi. Kibirlilerden tiksinirdi. Ayrımcılık yapanlardan uzaklaşırdı. Gerçek zenginliğin gönül zenginliği, gerçek yoksulluğun ise gönül yoksulluğu olduğunu söyler dururdu.

ALTI: BİRİCİK

                   Bağlama çalışı, tavrı, yorumlama biçimi biricikti. Kendi türkülerini bile her defasında farklı çalar ve söylerdi... Kendisinin olmayan türküleri de kendisinin kılarak söylerdi. Onun söylediği “Gesi Bağları”, diğerlerinden değişik olurdu. Herkes “Yozgat Sürmelisi”ni şöyle söylerdi, o böyle söylerdi...

YEDİ : BOZKIR

                      Sabaha karşı bozkırın ortasında seyreden bir uzun yol otobüsündesiniz... Radyodan “Zahidem” türküsü yükseliyor... Çiçekdağı’ndan dökülen gazeller, gurbette gezenler, el kadar hasırlar falan gözlerinizin önünden geçiyor... Tamam, işte Anadolu denilen coğrafyanın kederine inceden vakıf oldunuz. Neşet Ertaş’ın temel işlevi buydu.

SEKİZ: TEVAZU

                    Konserlerinde ceketini çıkarmak için dinleyicilerinden izin isterdi... Zerre kadar yapmacıklık barındırmayan bir şekilde “Ayağınızın turabı olayım” derdi... En hikmetli sözleri en sıradan sözlermiş gibi söylerdi... Artık eskilerde kalmış çelebiliği, efendiliği en tabii şekilde yaşardı...

DOKUZ: İNİŞLER ÇIKIŞLAR

                   Avazı çıktığı kadar bağırırken sesini kibar bir şekilde indirebilmekteydi. Ya da sesini kibar bir şekilde inceltmiş ve indirmişken kabaran bir sel gibi en yukarıya çıkarabilmekteydi... Dinlerken şöyle derlerdi olayı bilenler: “Kalmadı artık böyle sesini pervasızca çıkarıp kibarca indirebilenler.”

ON: EFSANE

                   Başyapıt sayısı bu kadar çok sanatçı var mıdır? “Ahu gözlerini sevdiğim dilber” efsane olmasına yeterken o tutmuş “Niye çattın gözlerini”yi söylemiş. “Evvelim sen oldun” efsane olmasına yeterken o tutmuş “Tane tane benleri var”ı söylemiş. “Mühür gözlüm” efsane olmasına yeterken o tutmuş “Zülüf dökülmüş yüze”yi söylemiş... Neyse... Devam etmeyeyim.


Yılmaz ÖZDİL Hürriyet 26/09/2012 Neşet Ertaş
Hep dinledik onu...

Ama, türkülerini dinledik.
Ne dediğine kulak vermedik.
Söz’lerini dinlemedik.


Senelerce “kendim ettim kendim buldum, gül gibi sarardım soldum, eyvahh” diye haykırdı... İktidar tercihlerimizin nakaratını bundan daha güzel özetleyen var mıydı?


“Dane dane benleri var yüzünde, dünyada yârden datlı var m’ola”yı bilirsin... Buram buram Anadolu kokar ve şöyle devam eder: “Küpeleri ağır düşer kulaktan, zülüfleri tel tel etmiş yanaktan...” E hani türban?


Rakı’ya bira’ya karşıysan...
“Aman yârim gez de gel, sarhoşum ben çözemem, düğmelerin çöz de gel”i nerenle dinledin birader?
“Atım araptır benim, yüküm şaraptır benim”i Fransızlara mı söyledi?


“Doyulur mu doyulur mu, canana kıyılır mı, cananına kıyanlar, hak’kın kulu sayılır mı”yı anlasaydı bu memleket, kadın cinayetleri olur muydu?


“Seviştiğimde mutlu olurum, sevgisiz imanı nasıl bulurum, böyle inandım böyle bilirim, sevişmek ibadettir sevgi imandır” diyordu mesela... El ele tutuşup, parkta oturan gençlere bile fuhuş diyorsun hâlâ.


“Nedeceksin bu kadar malı...
İşte görünüyor dünyanın halı.”
Kime diyordu bunu sence?


“Aman, kader kader derler de...
Bu nasıl kader?”
Kime soruyordu?


Alt kültürüz, üst kültürüz, etnik kökeniz, aynı sazın teliyiz filan da... “Türkü söyler dillerimiz, ne güzeldir ellerimiz, bağlamada tellerimiz, türkü sever, türkü söyler, Türk’üm diyen” demiyor muydu?


“Atı olan el atına biner mi...
Yigid olan ikrarından döner mi?”
A liboş.


“Zeki Müren, halk müziğimizi nakış nakış işlemişti, telifini ödeyip, Aşık Ali İzzet’in Mühür Gözlüm şiirini satın almış, aranjman olarak okumuştu, şarkıyı Zeki Müren’in filminde seyrettim, sazı alıp, köylü yüreğimle ezgiledim, köy düğünlerinde söyledim, bi zaman geçti, son model bi araba geldi, Zeki Müren seni İzmir Fuarı’na çağırıyor dedi, gittim, bir ay çaldım, telif hakları bana ait olan şarkıyı nasıl çalarsın diye tek kelime etmedi, bi gün biri geldi, Zeki Müren seni çağırıyor dedi, gittim, gazino patronuyla aynı masada oturuyor, ayağa kalkıp, ağabey hoş geldin dedi, önünde viski var, ne içersin dedi, rakı dedim, türküye başladı, tarif etmem imkânsız, ikinci dörtlüğü yakaladım, devam ettim, gene ayağa kalktı, olamaz böyle ses diyerek, başını duvarlara vurdu, rahmetliye çok şey borçluyum...”


Biri “yüreğim köylü” diyen, mahcup bozkır çocuğu... Öbürü, sözde erkeklerin kıvır kıvır kıvırdığı ülkemde, cinsel kimliğini saklamadan, sahneye apartman topuk, mini etekle çıkma cesaretini gösteren “mangal yürek” şehirli... Türkülerini dinlediğinizden eminim de, emin misiniz Neşet Ertaş’ı kavradığınızdan?


Açılım maçılım ayaklarıyla, kendilerine destek veren halk ozanı gibi göstermeye çalıştılar onu, kendilerine oy vermeyenlerin panzehiri olarak sunmaya çalıştılar. Rahatsız edilmesin, polemiklere maruz kalmasın diye, rahmetli olana kadar, bugüne dek, satır yazmadım...
İzmirli olmuştu.


Ömrünün 30 senesini yurtdışında geçirip, neden 16 sene önce İzmir’den ev aldığını, neden 3 sene önce İzmir’e yerleştiğini... Çoğunuzun ilk kez okuyacağı, şu şiirinde anlatmıştı.


Gezdim tüm dünyayı gördüm
Güzel İzmir sana geldim
Benim şirin güzel yurdum
Güzel İzmir sana geldim

Güzelsin asil duruşlu
Medenisin hoşgörülü
Olduğun gibi içli dışlı
Güzel İzmir sana geldim

Gönüllere ışık saçan
Unutamaz görüp geçen
Gariplere kucak açan
Güzel İzmir sana geldim

Kimdir necidir sormayan
Kimseyi hakir görmeyen
İnsanlıktan ödün vermeyen
Güzel İzmir sana geldim

Nice yıllar çok uzağım
Seni seviyor yüreğim
Güzel yurdum, son durağım...
Güzel İzmir sana geldim


Dedim ya...
Anlamazdın


Yılmaz ÖZDİL / Hürriyet

CENGİZ ÇANDAR


Politika / 26/09/2012
Neşet Ertaş, benim için çocukluğumdan beri tanıdık, bildik bir ses ve duygu idi. Orta Anadolu'ydu o.Ölüm haberi yüreğimi delip geçtiği andan itibaren, önce dilime takıldı, sonra gün boyu onun sesinden dinledim: ‘Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?’

O 1971 yılında demek ki 33 yaşındaymış Neşet Ertaş. Sokağa çıkma yasağının hüküm sürdüğü Ankara gecelerinde saklandığım evlerde Selda Bağcan’ın sesi Neşet Ertaş’la hayata bağlardı beni:

“Şu garip halimden bilen işveli Nazlı,

Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen.

Tatlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm,

Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen.

Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor,

Hiçbir tabip şu yarama merhem olmuyor.

Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor,

Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen.”

Gitti gideli, dün, gün boyu kendi sesinden dinledim. Bambaşkaydı.

Yüreğimin derinliğinden ona seslenmek istedim galiba: Neredesin sen?

‘Cennet yolculuğu’nda olmalı. Nitekim, hakkında yazılmış çok güzel bir twit cümlesinden anladım öyle olduğunu ‘Bozkır’ın Tezenesi’nin: “Neşet Ertaş melek aksanıyla konuşurdu. Cennette hiç yabancılık çekmeyecek.”

Bugün ikindi vakti, ‘Aynı ruhun insanıyız’ diye kendisinden söz ettiği babası Muharrem Ertaş’ın kucağına bırakılacak Kırşehir’de.

Muharrem Ertaş (1913-1984) ile ilkgençliğimizde tanışmıştık. 68 Kuşağı’nın gençleri, “Kalktı göç eyledi Avşar elleri, Ağır ağır giden eller bizimdir, Arap atlar yakın eder ırağı, Yüce dağdan aşan yollar bizimdir” diyen Dadaloğlu’nu Ruhi Su’nun gür sesli yorumuyla tanımışlardı ama ‘Kalktı göç eyledi Avşar elleri’ diye haykırarak Dadaloğlu’nu 18. yüzyıldan aşırıp 20. yüzyıla getiren Muharrem Ertaş idi.

‘Ela gözlerini sevdiğim dilber’i, ‘Gönül ne gezersin’i, ‘Bad-ı saba’yı, ‘Eğil dağlar’ı hepimize, önümüzdeki yüzyıllara taşıyan da oydu.

Ama ‘ölümsüzlüğe’ sunduğu en büyük armağan, tartışmasız, Neşet Ertaş.

Neşet Ertaş’ın ‘ölümsüzleştirdikleri’ni nasıl sayacağız? Hangisinden başlayacağız?

‘Cahildim, dünyanın rengine kandım’ı mı analım; yoksa ‘Zahidem’i mi? Bir ömür boyunca diline ‘Köprüden geçti gelin’ ya da ‘Ayaş yollarında’ hiç düşmeyen kaç kişi olabilir?

Bizim kuşaktan olup da ‘Mühür gözlüm’ü söylememiş olan kalmış mıdır? ‘Mühür gözlüm, seni elden, yağan kardan, esen yelden; sakınırım, kıskanırım’ dememiş olan...

‘Ah yalan dünya’nın dizelerini hissetmemiş, kendisiyle özdeşleştirmemiş, içinde yaşamamış tek bir kişi olabilir mi?

“Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın;

Ben de gülemedim yalan dünyada,

Sen beni gönlümce mutlu mu sandın;

Ömrümü boş yere çalan dünyada.

Ne yemek ne içmek ne tadım kaldı.

Garip bülbül gibi feryadım kaldı.

Alamadım eyvah muradım kaldı.

Ben gidip ellere kalan dünyada

Ah yalan dünyada yalan dünyada;

Yalandan yüzüme gülen dünyada.”

Ya ‘Kendim ettim kendim buldum; Gül gibi sararıp soldum’ sözcüklerini bilmeyen, ağzından dökülmeyen kimse kalmış mıdır bu topraklarda?

Ya da kulaklarına ‘Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca; Akar can özümden sel gizli gizli; Bir tenhada can cananı bulunca’ dizeleri değmeyen? Veya ‘Tatlı dile güler yüze, Doyulur mu doyulur mu; Canana kıyılır mı; Cananına kıyanlar Hakk’ın kulu sayılır mı’yı işitmeyen?

Neşet Ertaş, 21 yaşında babasıyla birlikte köy düğünlerinde türkü çığırıp, bozlak söylediği yıllarda yılda birkaç kez Ankara-Kayseri arasında Kırıkkale’yi, Kaman’ı geçip, Kırşehir’de mola vererek iki yönde, yer yer kavaklarla bezenmiş bozkırın mistik topraklarında hayallere dalarak gider gelirdim. Çocuk yaşta Orta Anadolu’nun orta yerinde, her akşamüstü Kayseri-Sivas arası boz renkli, uçsuz bucaksız düzlükleri seyrederek dört yıl yaşadım.

Âşık Ali İzzet’i o dönemde dinledim. Âşık Veysel’den o dönem haberim oldu.

Neşet Ertaş, benim için çocukluğumdan beri tanıdık, bildik bir ses ve duygu idi. Orta Anadolu’ydu o. ‘Bozkır’ın Tezenesi’, dün Hasan Saltık’ın tanımıyla “Çağımızın Dadaloğlusu”, Köroğlusu, Pir Sultanı, bir daha gelmeyecek olan son ‘abdal’dı o.

O son ‘Türkmen abdalı’, ülkenin tümü, toprağının her zerresi için pek azalmış belki de ondan sonra hiç kalmayacak bir ‘ortak payda’ydı. Çünkü o bu toprakların sesiydi. ‘Toprağın sesi’, bugün toprağa dönüyor.

Neşet Ertaş, ‘Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm’ü diyerek de sazın tellerine dokunmuştu.

Onun ölümüyle dünden itibaren hepimiz yoksullaştık. Öyle bir ayrılık ki, ‘Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?’ diye söyletiyor insanı
.

Murat BELGETaraf GAZETESİ 26/09/2012

Neşet Ertaş’ı ilk dinleyişim 1960’lardadır. O tarihlerde çoğumuzda “türkü” merakı vardı. “45’lik” denen, bir yüzü normal olarak bir şarkı alan ufak plaklar çıkardı. Sirkeci taraflarında bunların satıldığı bir dükkân keşfetmiştik. Ali Ekber Çiçek, Ayşe Şan, çeşitli Türk ve Kürt halk türkücülerinin 45’liklerini alırdım. O yıllarda Kürtler henüz bir “Türk boyu” olmamışlardı ve “Kürtçe” diye bilinen bir dil konuşuyorlardı. Neşet Ertaş o sıralarda yanılmıyorsam “Köprüden geçti gelin” türküsüyle tanınmış ve hemen ün yapmıştı. Ben de tiryakileri arasına girdim.

Ondan önce babasının, Muharrem Ertaş’ın birkaç türküsünü dinlemiştim. Çok daha tiz bir sesi, iyice geleneksel bir söyleyişi vardı. Ruhi Su’dan bildiğim bir Dadaloğlu türküsünü ondan dinlemek bana bayağı çarpıcı gelmişti. Ertaş ailesinden öte, “bozlak” tarzını seviyordum: Çekiç Ali’yi, Keskinli Hacı Taşan’ı. Ertaş’lar da, Çekiç Ali de Kırşehirliydi. “Orta Anadolu” denince aklıma ilkin bu insanlar, onların sesi gelir. Onların sesi ve söyleyişi zaten Orta Anadolu’yu özetler.

Aldığım Neşet’lerden biri, “Dünya Malıynan”, kapağında fotoğrafıyla çıkmıştı. Gencecik, güzel yüzlü bir adamdı. Benden genç olduğunu sanmıştım, meğer beş yaş kadar büyükmüş. Herhalde o eski bir fotoğrafıydı. Neyse, o yıllarda hepimiz gençtik zaten.

Sonraki yıllarda sanırım daha az vaktim oldu, “bozlak” dinlemeye ya da Neşet Ertaş dinlemeye. Tabii bu arada musiki dinlemenin bütün teknolojisi değişti; “45’lik” denen şey neredeyse “antika”ya dönüştü (“78’lik”in ardından). “CD Player”larımızı edindik. CD’lerimizi de edindik. Saydığım bu türkücülerin kayıtları CD’ye de alındı. Bende de var; var da, eskisi kadar sık çaldığımı, dinlediğimi söyleyemem.

Hiç konserine filan gidemedim, tanışamadım. Ama her zaman çok beğendim, her zaman çok önemli ve değerli buldum. Sazı Çekiç Ali gibi, sesi Muharrem Ertaş gibi, son derece kendine özgü değildi. O ikisine göre, daha genç olmakla birlikte, daha “klasik” gelirdi bana. Gençlik yıllarında da, son derece ölçülü, ağırbaşlı ve olgundu. Fazlalığı yoktu, eksantrik değildi. Ama başlı başına bir “okul” gibiydi. Hem yalnız nasıl türkü söyleneceğini öğreten değil, nasıl efendi olunacağını da göstererek öğreten bir okuldu. Türkünün duygusunu verir, ama feryat figana kaçmaz, duyguyu duyguya boğmazdı.

Bugünü teknolojisi müthiş bir “pop müzik” dünyası yaratıyor. Ses hacmi, her şey, almış yürümüş. Bu teknoloji, Nâzım’ın “üç telinde üç sıska bülbül öten saz” deyişini benim değil ama herhalde büyük çoğunluğun gözünde geçerli kılıyor. Mikrofon çağından makrofon çağına geçtik. Bu ortamda türkücüler de “up-to-date” olabilmek için çabalıyorlar. Neşet Ertaş bu gibi uğraşlara da girmedi. Sazının sıska bülbüllerini hor görmedi. “Tek-tabanca” değil ama “tek-bağlama” bir adam olarak, eziklik falan duymadan yapmasını çok iyi bildiği işini yaptı.

“Devlet sanatçısı” unvanı vermeye çalışmışlar, “beni mazur görün” demiş, diye duydum. Doğrudur herhalde. Yakışır. Ama akşam vakti televizyon zaplarken Euronews Kanalı’nda onun ölüm haberini vermelerine engel çıkarmadı, “devlet sanatçısı” olmaması.

Dediğim gibi, tanışmak nasip olmamıştı. Ama öldüğünü duyunca, sevdiğim bir yakınımı kaybetmiş gibi oldum.

Rıza ZELYUT  Güneş gazetesi  27.09.2012 Neşet Ertaş'ı siz nereden bileceksiniz ki?Onun 1960'larda yaptığı sevda türkülerini o ilk havasıyla dinlediniz mi?
'Dane dane benleri var yüzünde
Can alıcı bakışları gözünde
Bin bir tad var edasında nazında
Dünyada yardan tatlı var m'ola'
Sevgililerimizin arkasında işte onun böyle türkülerini söylerdik.
İş bozlaklara gelince de ince bir ateşin içimizde, damarlarımızda dolaştığını hissederdik; pişerdik.
Sadece uzun havaların efendisi değildi o; kırık hava denilen oyun havalarında da üstüne yoktu.
Sazı öyle bir çalıyordu ki, ona kadar böyle bir ustalık görülmemişti.
İddia ediyorum ki bundan sonra da kimse onun gibi çalamaz.
Eğer kendine güvenen bir usta var ise, gelsin; bana, 'O kız mektepten gelirdi'yi çalsın.
Çalamazlar... Çünkü o türkü biçimli bir senfonidir.

ABDALLARIN EN BÜYÜK OĞLU
Anadolu'nun kilidi 1071 Malazgirt Zaferi ile açılmış olsa bile bu toprakları temelli fethedenler silahsız gönül erleri idiler. Bunların birisi Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları), diğeri Ahiyan-ı Rum (Anadolu ahileri/sanatkarları, üreticileri), bir diğeri de Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları) idi.
Abdallar; gezgin kültür elçileri idiler. Bunlar; İslam öncesi Türk kültürü ile yaşayan ve bu kültürü her yere götüren bölükler idiler. Ellerinde sazları var idi. Türkler; bağlama çalıp yer altındaki ve yer yüzündeki var olduğuna inandıkları ruhlarla bağlantıya geçerlerdi. Bu işi yapan özel yetişmiş kişilere şaman denilirdi. Bunun yerel söyleyişi 'baksı, oyun/ozan' biçiminde değişiyordu.
Neşat Ertaş kendinden geçerek ruhlar dünyası ile bağlantı kuran o şamanların son örneği idi. Söyleyişinde, duruşunda, tezene vuruşunda bu vardı.
Ne yazık ki gezginci oldukları için Abdalları yerleşik boylar hakir gördüler, dışladılar. Neşet Ertaş bu acıyı derinden duydu.

KUŞ GİBİ
Anadolu Abdallarının en büyük oğlu; bu milletin ruh dünyasının, binlerce yıllık sesinin, ebedi sazı bağlamının efendisi artık öbür dünyaya göçtü.
Bir kuş olarak.
Türkler; ölüme inanmaz; bunun adı don değiştirmedir. Atalarımız da ölümü, 'kuş biçimine girip Gök Tanrı'ya ulaşmak' biçiminde anlatmışlardır.
Şimdi o; hüma kuşu gibi göklere süzüldü.
Yunus Emre'nin dediği gibi, 'Ölür ise ten ölür/Canlar ölesi değil.'
Neşet babanın sesi, sonsuza değin bu gök kubbede çınlayacaktır.
GARİBİM
'Garibim geldik gitmeye
Muhabbetimiz bitmeye
Yar ile sohbet etmeye
Doyulur mu doyulur mu?'
Bin senedir Anadolu'nun her yerinde dolaşan Abdallar; Hacı Bektaş-ı Veli çizgisinde idiler. Neşet babanın bu yönde okuduğu naati, semahları da ayrı bir güzelliktedir.
'Bencillik'ten uzak, kendisini herkesin ayak toprağı gören bu çizgi elbette ki 'Gariplik' biçiminde bir duyguyla doludur. Neşet Ertaş da türkülerinde mahlas olarak 'Garib'i kullandı. Kimi zaman 'Kul Garib' dedi. Ve Türkiye'de kıymeti anlaşılamadı; gurbete gitti; garib oldu.
Daha küçük bir çocuk iken düğünlerde keman çalan, oynayan Neşet; artık Avrupa'da bir garip olarak dolaşıyordu.
Gariblik onların kaderi gibiydi: Tıpkı babası büyük usta Muharrem Ertaş gibi, dayısı Hacı Taşan gibi ve Çekiç Ali gibi...

AŞK İNSANI
Daha iki üç yaşında oyun arkadaşı göçebe kızına aşık olan bir ruh düşünün. Yıllar sonra onun adına türküler yakan böyle bir ozana, eskiden 'Badeli Âşık' deniliyordu. Bunun bir başka adı da 'Hak Âşıkı' idi.
Neşet Ertaş'ı böyle coşturan; ona içli türküler yaktıran da sevda ırmağında yüzmesi olmuştur. Ama acılar çekti; haykırdı:
'Yazımı kışa çevirdin
Karlar yağdı başa Leyla
Viran oldu evim yurdum
Ne söylesem boşa Leyla'
Yüzlerce türküsünde aşkı, özlemi, dostluğu en duygulu biçimde anlatan Neşat Baba'nın önünde saygıyla eğiliyorum.
Sanatçı Erol Parlak'tan ricam var: Neşet Baba ile ilgili olarak yaptığı çalışmayı bir an önce yayımlasın.

SIRRI SÜREYYA ÖNDER

                    Sinemacı senarist Sırrı Süreyya Önder, Radikal Hayat'ta Neşet Ertaş için yazdı: "Her biri kendisini Allah'ın yeryüzündeki gölgesi sayan kibirli egemenlerin sofrasına bir gün olsun tenezzül etmeden göçüp gitti..."

Radikal Hayat / 26/09/2012
                    Horasan erenleri kalkıp Anadolu illerine göç ettiklerinde bir avuç darı tanesi kadardılar.
Darı tanesi gibi saçıldılar...
Atları, topları, pusatları yoktu; açtılar...
Doğu Hıristiyanlığı ve Yahudiliğin ve dahi takâtsiz kalmış Zerdüştlüğün egemen olduğu bir coğrafyada şehbal açtılar.
İçi çürümüş, derde derman olma yerine ‘zor’ kalesine sığınmış düzene yeni bir söz söylediler. “Biz 72 millete bir nazardan bakarız” dediler.
Gönüller yapmaya niyet etmişlerdi. Zulmün kaleleri bu ‘söz’ün karşısında tarihe karıştılar.
Kamusal erdemi savunanlar, yani bir başkasının, tanımadığı bir başkasının derdiyle dertlenenler, bu topraklarda çok kardeş buldular.
Neşet Ertaş’ın ataları işte bu ‘Bektaşimeşrep’ Horasan erenlerine dayanır.
Osmanlı, Batı Hıristiyanlığı karşısında, dünyanın gördüğü en cevval orduyla tel tel döküldüyse; ‘söz’ü unutup ‘zor’ kalesine sığınmasının önemli bir payı vardır. İnsanlığın yeni dertlerine söyleyecek sözleri kalmamıştı.
Osmanlı’nın son beyleri ortada ‘can’ bırakmayınca ‘Bektaşimeşrep’ olanlar kendi vadilerine çekilmişlerdi.
Neşet Baba’nın ataları, çekildikleri vadilerden, çocuklarına sözü ve sözün dile geleceği sazı miras bırakıp gittiler.
Baba, kendisini “Şu gara sıfatlı” diye tasvir ederdi.
Her biri kendisini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayan kibirli egemenlerin sofrasına bir gün olsun tenezzül etmeden göçüp gitti...
Bu topraklarda söz ve zorun kavgası halen sürüp gidiyor.
Bu kavganın naif bir yansıması Başbakan’la Neşet Baba arasında bir televizyon programında ‘sigara yasağı’ üzerine yapılan bir sohbette saklıdır.
Başbakan sigara yasağını izah ederken bir ‘zor mühendisliğini’ temellendiriyordu.
Neşet Baba karşı çıkarken ‘insan hakkı’ndan bahsediyordu.
Takatsiz kalmış topraklarımıza yeni bir söz söylemek isteyenler o ‘gara sıfatlı’nın geride bıraktığı binlerce sözden herhangi birine bakmalılar.
Yetmiş iki milletten geçtim, iki millete bir nazardan bakmayı becerebilirsek, o gara sıfatlı belki de ‘gülden güzel gülüşü’yle üzerimizdeki tarihi hakkını helal edecektir
.

Murat KAPKİNER Taraf Gazetesi

27/09/1973

Hz. Neşet Ertaş  28 Eylül 2012, Cuma Murat Kapkıner Traf gazetesi    Bu başlığı gene deliliğime verenler olabilir. Muhterem üstadımız Çetin Altan’ın üç beş yazımdan çıkarsadığı şu tahlili yapamayanlardır onlar: “Nevi kendine münhasır... Özel bir kişiliği olan şair yazar Murat Kapkıner...”

Son derece isabetli. Deliler hakkında bir yerlerde şöyle bir şeyler okuduğumu anımsıyorum: “Delilik diye bir şey yok; tek kişilik dünya görüşü var.”

On beş- on yedi yaşlarındaydım. İllaki türkücü olacaktım. Hevesliydim; kendime göre çalıyor, söylüyordum; sahnelere çıkıyordum.

Bir gün radyodan tuhaf, hiç alışılmadık kaba bir sesle okuyan ve yine hiç alışılmadık tarzda bağlama çalan birini dinleyince aynen Elias Canneti’nin Kafka’yı keşfettiğinde söylediği şeyleri söyledim:“Aradığımı buldum.” Bu kaba sesin okuduğu “Karadır bu bahtım kara” türküsü üstelik maveradan geliyordu. Ben ki din nedir, İslam nedir bilmeyen genç “bu ses ahretten” demiştim.

O günden yaklaşık kırk yıl sonra yayımladığım poetikamda; “Şiirin, soylu sanatın, ötelerden gelmesi gerektiğini” yazacaktım.

O gün bugün şu 63. yaşımda merhumun etkisindeyim. Bu yüzden olsa gerek, bir iki eserini yeryüzünde bir o çalıp okurdu (övünmek gibi olsun) bir de ben.

Yirmi yaşında Konya 3. Hava Üssü’nde astsubaydım. Radyodan bir kazada ölenlerin adları sayılırken bir isim benzerliği olarak Neşet Ertaş da anılınca ben babam ölmüş gibi gözyaşlarına boğulmuştum. Arkadaşlarım saraka yapmışlardı. Bir de şimdi gözyaşlarımı tutamıyorum.

Aslında onunla 70’li yılların başında Malatya Hürriyet Aile Çay Bahçesi’nde birkaç saniye görüşmemiz oldu. O sahnenin assolisti bendim. Elbet Neşet Ertaş ekibiyle bir gece için gelince bize kenara oturup dinlemek düştü. Her zamanki saflığım, sakarlığımla o gecenin Neşet Ertaş’a ait olduğunu unutup kulise girdim ve adı Reşat olan tonmaysterimizi sordum: “Reşat’a bakmıştım” dedim. Bu Reşat, Neşet olarak algılanmış olmalı ki kenarda Adana kebap yiyen bir tıknaz, esmer delikanlı: “Sahabı çıkmazsa bizik” dedi. Neşet Ertaş’ı görmüştüm: “Afiyet olsun, aradığım siz değilsiniz” dedim. O yıllarda çevre illerle birlikte yaklaşık üç milyon kişinin dinlediği Erkek Sanat Enstitüsü Eğitim Radyosu’nu dinleyen arkadaşlarımı bile yanıltırdım: “Malatya’nın Neşet Ertaşıydım.”

Gün oldu üstadın her türküsünde andığı Leyla’sıyla tanıştım. İdeal birliğimiz olan Ankara’daki üniversiteli gençlere gider misafir olurdum. Leyla Ertaş karşı komşularıydı. Gençlere sık sık tabakta bir şeyler getiriyordu. O gece de getirdi. Çocuklar “abla, abla” diyor başka bir şey demiyorlardı. Bense şunu bilen biri olarak, Leyla’nın plak yapma isteği üzerine: “Bu ayrılık, Neşet Ertaş’a koyduğu kadar seni de yaralıyor mu.” Bu şekilde anmayı hiç istemezdim ama Leyla Ertaş aynen şu edayla “geç kardeşim geç, biz çoktan unuttuk” dedi. İçimden “Vah Neşet baba vah “ demiştim.

Benim girişteki Hz’timi kimi İslamcılar anlamayabilir. Anlayacak olanlara şunları söylemek istiyorum: Merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun Neyzen Tevfik için söyledikleri: “Bana Şaribul leyli vennehar (gece gündüz içen) biri için evliyadır dedi diye darılmayın. Vallahi veliyullahtandı billahi veliyullahtandı.”

Duisburg’daki Müslüman gençler Neşet Üstadı çağırırlar. Salonda epey bir dinleyici var. Üstat çalıp okumaya başlar. Bir iki türküden sonra “Olmuyo uşak; Allah’ını seven bana bir iki bira getirsin” der. Gidip bir kasa birayı yanına bırakıverirler. Üstat bir birayı iki nefeste tükettikten sonra “Hay bu içkiyi icat edenden Allah razı olsun” diyerek o kendi türkü dünyasına tekrar dalar ama ne dalış.

Salondaki şeriatçı genç, yanındaki benim arkadaşımın kulağına: “Kâfir” der. Arkadaşım (Kudret)“Neşet Üstat senin kültüründen gelmiyor, senin bildiklerini bilmiyor; o mümin biri” der.

Bu konuda merhum üstadı ancak yine bir merhum olan Ayetullah Humeyni gibi biri kurtarabilir; zira ülkesindeki esrarkeş vatandaşlarını şeriatçıların ellerinden, esrarı karne ile dağıtarak O Merhum kurtarmıştı.

Neşet Ertaş, Neyzen Teyfik gibi, neden Hazret’tir: Şu seküler dünyada elli yıl bizi maveraya kışkırttığı için... Yaşar Kemal’e dediği gibi: “Gençlere ne oldu, eskiden benim türkülerimle ağlıyorlardı, şimdi göbek atıyorlar.”

Bu arada bir anekdot aktarayım: Bizim Kudret gidip Üstat’la bir söyleşi gerçekleştiriyor. Üstat, etek giyip köçeklik yaptığı yıllarda beş altı gün aç kaldığından bahsedince Kudret araya girip soruyor: “O’na (Tanrı’ya) hiç küsmedin mi?” Yanıt şu: “Allah’ın günahı ney; bana yapan Allah değil; kulları.”

Şimdilik; özetle: Benî -İsraîl peygamberiydi. Abartıyor demeyin. Yukarılarda dediğim gibi, aşkı unutmuş seküler bir dünyaya aşkı fısıldayan, yer yer bağıran bu Ozan, Tanrı’nın izni, hatta emri olmadan bunu yapamazdı.

Aslında hepimiz bir şeylerle görevliyiz. Önemli olan görevlerimizi yerine getirip getiremeyeceğimiz.

Irwin Yalom, psikiyatrik hastalıkların kökenini ararken, bunun “ölüm korkusu” olduğu sonucuna varır ve şunu ekler: “Ölüm korkusu, işlevini yerine getirememiş olmaktan, açığa çıkamamış potansiyelden oluşur.”


O, ölüm korkusundan azade öldü. Çünkü işlevini yerine getirdi; tüm potansiyelini üzerimize boca etti.

Allah Rahmet eylesin.

 Ahmet HAKAN Hürriyet Gazetesi

27/09/1973

Neşet Ertaş Türkiye’dirTamam, Kırşehir’indir Neşet Ertaş... Ama bir çeyreği Yozgat’ındır, diğer çeyreği Kırıkkale’nindir...

- Yolu Orta Anadolu’dan hiç geçmemiş Ege delikanlıları bıçkın bir kayıtsızlıkla “Tatlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm” diye mırıldanırlar...  Ege kıyılarının da sesidir Neşet Ertaş...

- Almanya’da düğünlerde az mı çalıp söyledi? Bir çeyreği de “Alamancı”dır Neşet Ertaş’ın...

- Onun albümlerini Dersim’den Hasan Saltık derleyip toparlamıştır...  Dersim’e akraba düşer Neşet Ertaş...

- Diyarbakır’dan Kürt Murat, telefonuma mesaj atmış, “zor imiş meğer” diye...  Diyarbakır’ın da bir numarasıdır Neşet Ertaş...

- Ona “Bozkır’ın Tezenesi” adını Yaşar Kemal verdi...  Çukurova’ya hısımdır Neşet Ertaş...

- Son döneminde en yakınında olan isim Bayram Bilge Tokel’di...  Neşet Usta ona “Bayram Kardaş” der idi...  Kim mi Bayram Bilge? AK Parti iktidarının kültür bürokratlarından bir sanat adamı...  Ağzına içki koymaz muhafazakâr biri...  Ayrımcılık bilmez Neşet Ertaş...

- Önüne bir duble rakı koyup elindeki sazla “Niye çattın kaşlarını?” türküsünü tıngırdatmaya çalışan efkârlı ve heybetli adamlar vardır ya...  Onlara da aittir Neşet Ertaş...

- Radikal İslamcı hülyalara gark olmuş iken radyodan yükselen “Zahidem” türküsünü işittiğinde gözyaşlarına hâkim olamayan delikanlılar vardır. Neşet Ertaş onların da Neşet Ertaş’ıdır.

- Kardeş Türküler’i çok sevmişti Neşet Ertaş...  “Neden seviyorum biliyor musun, hiç ayrım yapmıyorlar... Kürt, Ermeni, Alevi, Romen, Balkan... Herkesin türküsünü söylüyorlar” diye açıklamıştı sevgisinin nedenini... Sadece kendi türküsüne değil herkesin türkülerine kulak verenlerin sanatçısıdır Neşet Ertaş...

- Başını sıkıca örtmüş genç kadınlar da, başlarını örtmeyi akıllarından bile geçirmeyen genç kadınlar da “bir tenhada can cananı bulunca” dizesinde aynı oranda iç geçirirler...  Bu nedenle “Yemişim senin yaşam tarzı farklılıklarını” dedirtir insana Neşet Ertaş... Bu nedenle ezer geçer o bilinen sersem kavgaları... Toplumsal barışın bayrağıdır Neşet Ertaş...

- Ne caminindir Neşet Ertaş, ne de cemevinindir... Ya da şöyle söyleyeyim: Hem caminindir Neşet Ertaş, hem cemevinin...

- Kader kurbanları, iftiraya uğrayanlar, düşünce suçluları...  Hepsi birden söylerler onun “Hapishanelere güneş doğmuyor” türküsünü... Neşet Ertaş’ın bir çeyreği de “mapusaneler”e aittir.

- Kara suratlıların, derdini kimseye açamayanların, eski güzel günleri arayanların, yeni bir aşka yelken açanların, bağrı yanıkların, oynak havalarda dayanamayıp ortada iki dönenlerin, hiç kıpırdamamayı marifet bilen ağır abilerin, rakıya düşkünlerin, alnı secdeden kalkmayanların, sekter ideologların, her şeye boş verenlerin, her şeyi süper ciddiye alanların... Velhasıl herkesin ama herkesin nefesidir Neşet Ertaş...

- Dağların, ovaların, Kordon’un, bozkırın, Çamlık’ın, Keskin’in, karakolların, Alevi radyolarının, muhafazakâr televizyonların, rakı sofralarının, alkole acayip mesafeli çay ocaklarının, Asi nehrinin, Van gölünün, meyhanelerin, zikir meclislerinin...  Velhasıl hepsinin ama hepsinin ağasıdır Neşet Ertaş...

- Simide gevrek demeye benzem
ez bu iş...  Memleketin ruhundan söz ediyoruz, ruhundan...


Tayfun CANLI29/09/2012Ağla Sazım; Ağlanacak Zamandır Şimdi!Büyük usta, halk ozanı olan çok değerli sanatçımız Neşet Ertaş’ı kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyoruz.Türk Halk Müziği’ni geniş kitlelere sevdiren, bozlak tarzı türküleriyle gönüllerde taht kuran büyük bir sanatçıydı o. Sevgiyi, aşkı, hasreti, gurbeti türkülerinde nakış nakış işleyen bir gönül adamıydı.Neşet Ertaş Usta, hakkında sizlere biraz bahsetmek istiyorum…1938 yılında Anadolu’nun ortasında şirin Kırşehir’in Çiçekdağı’nda doğdu. Neşet Ertaş’ın çocukluk yılları kendi köyünde dolu dolu geçer. Sanat babadan oğla geçmez sözünün aksine küçük Neşet’in ki tam olarak o cinsten, ilk hayranlığını bölgenin ünlü bağlama sanatçısı olan babası Muharrem Ertaş’dan alır ve bağlama öğrenmeye başlar. Yıllar sonra bir bağlama duayeni olacağını tahmin bile etmeden bağlamaya sımsıkı sarılır.Yıllar yıları devirirken Anadolu’nun tam ortasında bir Halk sanatçısı yavaştan doğmaya başlar.Boynuz kulağı geçer misali, babadan aldığı altın bileziğe sımsıkı sarılan küçük Neşet yörede bulunan köylerde düğünlere türkü söylemek için katılarak üzerindeki heyecanı ve sesindeki titremeyi atar.Bir süre sonra kazandığı paranın yetersizliği geçim sıkıntısına neden olur ve birçok Anadolu’lu gibi, Ertaş’a da gurbet yolu görünür. Tez zamanda çok bilinmeyenli İstanbul umut yolcuğuna doğru yol alır.İlk birkaç gün Ertaş’ın biraz umutları kaybolur çünkü iş bulamamıştır. Köyden gelmiş bir Anadolu çocuğu için bu süreci atlatmak hiçte kolay olmayacaktır. Zaten bildiği ve yapabileceği başka bir iş’te yoktur, altın bileziği sadece ve sadece, söz ve bağlama üzerinedir. Bu bocalama sürecinden sonra Ertaş bir plak yapma teklifi alır ve ilk plağını 1950′li yılların sonunda ”Neden Garip Garip Ötersin Bülbül” adı ile babası Muharrem Ertaş’a ait bir türküyle çıkarır. İstanbul’da plak çıkarmasına rağmen kendini çok yalnız hisseden Ertaş, İstanbul macerası en azından şimdilik bitirerek memleketi Kırşehir’e geri döner…Kırşehir’de ki günlerinin birinde Ankara radyosunda “Yurttan Sesler” programına rastlar ve programı sonuna kadar can kulağıyla dinler. Bu programdan sonra kararını çoktan vermiştir ve bu sefer ki yolculuğu artık Ankara ve “Yurttan Sesler” programıdır.Ankara Radyosu dinleyicileri yeni bir Halk Sanatçısın doğuşuna o gün şahit oluyorlardı.Radyo programının ardından Ankara’ya yerleşen Ertaş, geceleri gazinolarda bağlaması ile yer alır.Çalıştığı gazinoda gördüğü Leyla’ya aşık olur Neşet Ertaş, Kırşehir’de bulunan babası Muharrem Ertaş’a haber gönderir; “Baba, Leyla’yı sevdim evleneceğim diyerek”.Baba Ertaş bu olacak evliliğe başında ve sonunda da hep karşı çıkar.Gönül ferman dinlemez. Neşet Ertaş gözünü karartır ve Leyla ile evlenir. 10 yıl evli kaldıktan sonra ayrılırlar. Bu evlilikten kalana en büyük eser ise ‘’Yazımı Kış Çevirdin Leylam’’ adlı türkü olur.Yazımı kışa çevirdin Leylam’ın sözlerini hatırlayalım,Yazımı Kışa Çevirdin
Bak Gözümde Yaşa Leyla’m
Mevlâ’m Ayrılık Vermesin
Gökde Uçan Kuşa Leylâ’m
Aslında bu ayrılık Neşet Ertaş’lı yıllar olarak tarihe geçiyor. Bir çok popüler türküyü Ertaş bu dönemde yazıyor. Leyla ayrılığı ona daha çok yeni sözler yazmayı öğretir.Kendim ettim kendim buldum kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah eyvah ey
Kendim ettim kendim buldum kendim ettim kendim buldum
Gül gibi sarardım soldum eyvah eyvah eyvah ey
Gibi türküler bu döneme rastlar.Bu yıllarda Neşet Ertaş, yazdığı ve söylediği türkülerle gece gazinolarda çalışarak geçimini sağlar. Alkol ve sigaranın yoğun olarak kullanıldığı yerlere köyden gelen Ertaş’ın alışması hiç de kolay olmaz. Çalışmakta zorlandığı günlerden birinde Neşet Ertaş felç geçirerek rahatsızlanır.Felç geçiren büyük ustaya kapılar ardı ardına kapanmaya başlar. Ankara’da yalnız kalmıştır artık. Tedavisi için kardeşi Almanya’ya gelmesini ister, Ertaş küskün ve bir daha gelmemek üzere memleketinden ayrılır.Almanya yılları hızlı ve olumlu başlamıştır, Ertaş için tedavi süreci başarılı sonuç vermiş sağlığına yavaş yavaş kavuşmaya başlamıştı. Mesleğine tekrar başlayan Ertaş, Almanya da bağlama kursları, Türk geceleri ve düğünlere katılır. Çocukların eğitiminden dolayı Almanya da kalan Ertaş, bir gün memleketi Kırşehir’den gelen haberle sarsılır. Büyük usta Muharrem Ertaş vefat etmiştir. Baba Ertaş’a son görevini yapmak için Türkiye’ye gelen Neşet Ertaş sonraki yıllarda gurbette özlemini çektiği ülkesinin şehirlerinden biri olan İzmir’e yerleşerek hayatının geri kalan kısmını burada geçirmeye karar vermiştir artık. O artık hızla yükselen bir halk sanatçısı ve büyük bir Halk Ozanıdır.Not: Süleyman Demirel zamanında kendisine sunulan ‘devlet sanatçılığı’ ünvanını;  ‘Hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu” demiştir.Mekânın cennet olsun. Büyük Usta Neşet Ertaş…Büyük Usta hakkında bu yazıyı yazarken Kırşehir’de bağlama ustası Mehmet Özkan bey’den çok önemli bilgiler aldım. Teşekkürlerimi bir kez de buradan iletmek istedim.Gelecek yazıda görüşmek üzere…Sevgiler…

 


 Hınçal ULUÇ

04710/2012

Neşet Ertaş!..                    Günlerdir yazılanları okuyorum.. Biraz da günah çıkarır gibi yazılanları.. Yaşadığı sürece yüzüne bakmadığımız, adını anmadığımız ama Nil (Karaibrahimgil" tanımadığını söyleyince "Niye tanımıyor" diye asıl kabahatın kimde olduğunu düşünmeden, yalancıktan ayıpladığımız olayla hiç değilse adını duyurduğumuz Neşet Ertaş'ı kaybettik ya..
Ben babası Muharrem Ertaş'ı daha çok dinlemiştim.. Türkülerin hasını Bedri Rahmi ile yarışacak kadar sevdiğim halde Neşet Ertaş'la yollarımız kesişmedi hayatta.. Almanya'ya göçtüğünden zahir..

                    Ardından yazılanları okurken, günlerdir, "Ben de yazmalıyım" diyorum ama, aklıma gelenler beni tatmin etmiyor.. Dedim ya özel bir anım da yok.. Derken Ahmet Hakan'ın yazısını okudum, büyük ustayı anlatan.. "Neşet Ertaş Türkiye'dir" diye başlık atmış ve yazmış. İşte o yazı benim yazım.. Altına imzamı koydum. Girin Google'a.. "Ahmet Hakan" yazın. Yanına da başlığı yazın, karşınıza çıkar..

                    Yaşar Kemal'in deyişi ile "Bozkırın Tezenesi" ancak bu kadar özetlenir..
***


                   Bu arada gençlik aşklarımızın hemen hepsinde adı olan Andy Williams'ı da yitirdik.. Moon River.. The Shadow of Your Smile.. Love Story.. Daha neler neler?. 18 altın, 3 platin plak.. Dile kolay.. Ahmet'le (Kışlalı) düzenlediğimiz ev partilerinin vaz geçilmezleriydi, Andy'nin 45'likleri.. "O da ne" diyenler bir bilene sorsunlar..

 


Hüseyin DOĞAN26/09/2012Neşet Ertaş'ın ardından bir eleştiri


                    Usta'nın hayatı aynadır. Bu aynadan yansıyan şeylerden biri de toplumun tutumudur. Sadece ustaya olan tutumumuzu değil; tüm değerlere nasıl yaklaştığımızı gösteren yansımalar vardır aynada. Işığa bakabilirseniz, aynadan yansıyan huzmeler arasından çekip çıkaracağımız çok dersler vardır. Bu ışık demetinden bir tanesini çekip çıkarmak istiyorum. Toplumla ilgili olduğunu düşündüğüm bir tanesini kendi görebildiğim kadarıyla göstermek istiyorum. Benzetme yaparak anlatmak istiyorum.

                    Bizler güzel bir ağacın tatlı meyvelerini yiyerek, damağımızda kalan tadı anlatmayı sevenlerdeniz. O ağacın suya ihtiyacı var mı, yok mu pek düşünmeyiz. Bakımını, beslenmesini; dallarının ve çiçeklerinin korunması gerektiğini aklımıza bile getirmeyiz. Yetişmişse bir şekilde; varsa meyvesi; hele de sahipsizse dalarız... beğendiysek meyvelerini, paralarız, parçalarız ağacı.

                   Karpuzun "göbeğini" söküp kalanını atan toplumsal aymazlık ve savurganlık geleneğiyle kodlanmıştır genlerimiz. Bu genler, sevdiklerimizi, sevebileceklerimizi koruma, kollama, görevi ile kodlanmamıştır ne yazık ki. Ve ne yazık ki, sahiplenmesini bilmeyiz. Sahiplenmek demek "sadece benim olsun" demektir bizim lügatımızda. Muhtemelen bencilliğimizdendir.

                    Bulursak yeriz, bulamazsak yine şükrederiz, ve geçer gideriz; Aklımıza gelmez filizlendiröek, filizin yeşerip ilerde neler verebileceğini anlamaya çalışmak. Aklımız yetmediği kesin olmasına kesindir de; yetişmiş olanı korumayı, onları kollamayı düşünemediğimizi nasıl açıklarız acaba?

                   Neşet Ertaş 30 yıl Almanyada yaşadı. Hastalandığı için gitti. Parmaklarını kullanamıyordu. Ustanın işi bağlama çalmak ve türkü söylemek olduğuna göre parmakların önemini varın siz düşünün. Ama yaşayabilmesi için de düğünlerde saz çalması, ekmek parası kazanması gerekiyordu. Usta, işte bu halde 30 yıl civarında Almanyada yaşadı. Yani, 1970- 2000'ler arasında.

                    Şimdi şu soruyu sormak istiyorum: 1970 ile 2000 yılları arasında şöhret olmuş, bir şekilde durumu daha iyi olan sanatçılar, yani şarkıcılar, türkücüler, edebiyatçılar- kısacası sanatı ve sanatçıyı anlayabilenler, tanıyabilenler, bir görüşte bunda iş var diyebilecek altyapıya ve birikime sahip olan kişiler sahiplenemez miydi ustayı? Bir Neşet Ertaş'ı tedavi ettiremez miydi. Halk zaten sahip çıkmadı, korumadı, kollamadı, sadece meyvesini yedi. Bunu zaten kabul ettik de... aynı yolun yolcuları bir şeyler yapamaz mıydı?

                    Şimdi bir çok sanatçı "telif hakları yasası yoktu... haklarımızı yasal olarak koruyamıyorduk... devlet bizi koruyacak önlemleri almıyordu" v.s diyebilir. İyi güzel de 2000'lere kadar olan süreçte örgütlenmek, mücadele etmek için ne beklenildi? O dönemlerde, toplumsal muhalefet "Hak verilmez alınır" diyerek bir miktar hereket ederken sanatçılar neden örgütlenmeyi, haklarını aramayı seçmedi? Hadi örgütlenemediler, birbirlerine niye sarılmadılar?

                    Türkiyenin yakın sanat tarihine bakınız- özellikle müzik ve sinema tarihine... örgütlenen, haklarını arayan sanatçılar mı, yoksa duruma uygun üretimler yaparak para kazanmayı tercih eden, veya suya sabuna dokunmayan sanatçılar mı görüyoruz? Şimdilerde telif hakları konusunda örgütlenmeler ve telif yasalarının çıkartılması konusunda belirli bir hareket mevcuttur. Ancak unutulmamalıdır ki bu hareket, internetin çıkmasıyla birlikte işin ucunun doğrudan sanatçılara dokunmasıyla oluştu; mücadele ve sanat bilinciyle; birbirlerine ve topluma sarılma ihtiyacıyla değil sadece bireysel çıkarları koruma ihtiyacıyla oluştu. Hadi bu sanatçılar piyasa insanlarıydı, kendi başlarınaydı, bazı kaygıları vardı...

                    Mesela, TRT ve TRT'nin müzik politikasını denetleyen müzik ustaları, otoriteler nasıl görüyordu Neşat Ertaş'ı? Yevmiyesi ödenen ve çığırıp çalan "mahalli sanatçı" olarak mı görüyorlardı? Devletin kanatları altında memurluk yapmaları, 30 yıl ortadan kaybolan ustayı merak etmelerine engel miydi? TRT'nin sayın müzik otoriteleri ustanın yokluğunu farkedemedi mi? Başına kötü işler gelmiş olabileceğini düşünemediler mi? Arayıp sormayacak, peşine düşmeyecek kadar değerli görmüyorlar mıydı? Peşine düşmeyi engelleyen neydi?

                    Biz sahiplenmeyen, sahiplenmeyi bilmeyen bir toplumuz. Neşet Ertaş'ın hayatı bunu bir kez daha yüzümüze vurdu.

                 Biz -belki de- üretmeyi bilmediğimiz için sahiplenmeyi bilmiyoruz. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için ne demektir kavrayamıyoruz. Her şeye rağmen kendi başına var olanların değerini de bu nedenle anlayamıyoruz galiba. Belki de bu nedenle kaybedilenin arkasından özlü sözler söylemekle yetiniyoruz, avunuyoruz.

                    Ustanın bizim söyleyeceğimiz özlü sözlere ihtiyacı yok. Adana diliyle söylemek gerekirse, "özlü sözlerin Allah'ını Neşet Ertaş zaten söylemiştir".

Erdal CEYHAN25/09/2012 Neşet ERTAŞ’ın Önemi                     Bir ülkeyi ülke yapan ana kültürel öğelerin başında Dil;  Sanat ; Bilim  öğeleri gelir. Bunları tamamlayan diğer öğeler ise Tarih Birliği; Ve “Bir Arada Yaşama isteği”dir. Bunlar bir ulusu ulus yapan ana öğelerdir.                     Sanatçılar, edebiyatçılar; ozanlar bir ulusun eski çağlarından beri onun tarihini yaşayış biçimini, özlemlerini, ağıtlarını, sevinçlerini, serüvenlerini  sözlü edebiyata dökerler; çalarlar ve söylerler…                     Neşet Ertaş , Babası Muharrem Ertaş’la birlikte Türk Folklor Tarihinin  içinden süzüle gelmiş, sözlü geleneğimizi yaşatan damarlardan biri idi.  Geçmişi yaşattılar; aşklarını, sevdalarını, gördüklerini, acılarını söze döktüler, saza döktüler… Gerektiğinde bestelediler; gerektiğinde atalarından emanet aldıklarını  sanat eserlerini, türkülerini belli bir yörenin yorumlayışı içinde öz Türkçe kalıpları içinde Türk ulusuna ilettiler.                    Türk ulusu da anadan, atadan gelen; onlardan emanet olan bu has sanatçıları bağrına bastı ve onları sonuna kadar sevdi saydı ; onları her zaman gözünün önünde istedi.Ankara çevresinde nice düğünlerde, nice toylarda ben usta ozan Neşet Ertaş’ın çaldığını, söylediğini duydum, gördüm… Türk halkı; özellikle orta Anadolu halkı Neşet Ertaş’sız bir toplantı düşünemedi. Onu neredeyse aldı getirdi ; onu dinledi; onunla keyiflendi; onunla hüzünlendi.                    Neşet Ertaş bir ara küstü. Bu kez de Almanya’da ve Avrupa’da bulunan Türkler onu bağırlarına bastılar ve tam 23 yıl oralarda bu kez de Avrupa’da bulunan Türk vatandaşları için çaldı; söyledi.                   Neşet Ertaş öyle bir sanatçıydı ki, kendini hiçbir zaman halktan ayırt etmedi; Devlet Sanatçılığını istemedi.  He zaman kendini bu toplumun parçası ve sürdürücüsü olarak tanıdı; tanıttı ve öyle yaşadı.                    Ama Neşet Ertaş gayet değerli bir Halk Sanatçısı olarak yalnız Türkiye’de takdir edilmedi; yurt dışında , özellikle ABD’de çeşitli Konservatuvarların; ve Müzik Çevrelerinin arşivlerine girdi. Oralarda takdirle izlenen bir Dünya sanatçısı oldu.                   Türk kültürü dediğimiz zaman onun bir kolu da Sanat’tır. Sanatın bir kolu Edebiyat ve Müzik’tir … Halk sanatçıları işte şiiri ve müziği birleştiren son derece takdir edilecek insanlardır. Bir ülkenin acılarını, sevinçlerini  kuşaktan kuşağa aktaran hakiki ustalardır.                   Neşet Ertaş böyle bir ustaydı ve ne yazık ki onu kaybettik.                   Babası Muharrem Ertaş ve Neşet Ertaş , abdal geleneğini, ozan geleneğini sürdüren , ta Orta  Asya’dan gelen bir çizginin son temsilcisiydiler. Onların peşinden gidecek olanlar yok mu? Aslında Konservatuvarlarımızda çok değerli genç sanatçılarımız yetişiyor ve onlar Halk Müziğin çok iyi etüt ediyorlar. Bu sesin ebedi kaybolması söz konusu olamaz ne var ki ; iki önemli usta gitti. Neyse ki, arkalarında nice değerli eserler bırakarak gittiler. Daha yıllarca bu türküler, Anadolu insanına hitap edecek; onların türküleriyle dertlerini , sevinçlerini paylaşacaklardır.                     Türk insanı olarak , Türk kültürüne sahip çıkmalıyız. Bu kültür kalıntıları hızla yabancı kaynaklar tarafından çiğnenmektedir. Unutturulmak istenmektedir. Ama Anadolu halkı hiçbir zaman buna izin vermeyecektir                     Bu topraklarda Türk insanı yaşadığı sürece Muharrem Ertaş’ın , Neşet Ertaş’ın, Aşık Veysel’in, yanında Arif Sağ, Çetin Akdeniz, Erdal Erzincan, Yavuz Top, Musa Eroğlu
Mahzuni Şerif gibi yaşayan değerlerimiz  Anadolu’da  ve dünyada bizim Türkiye’mizin türkülerini söyleyecekler; bizi anlatacaklardır… Allah kalanlara uzun ömürler versin.
Bu topraklar bizim oldukça, daha nice sanatçı yetişir korkmamak gerekir.  Yeter ki onları yaşarken sevelim, sayalım … Unutmayalım ki, sanat iltifata tabidir.  Onların istedikleri bir gariban alkış. Onu da bu değerli sanatçılardan esirgemiyelim.Neşet Ertaş’ı bir güzel kendi türküsüyle analım:
 
“Karanfil suyu neyler
Güzel kokuyu neyler
İki baş bir yastıkta
O göz uykuyu neyler.
Karanfil deste gider
Kokusu dosta gider
Sevipte alamayan
Gurbete hasta gider”
                        Neşet Ertaş , baba ocağında, ata yurdunda rahat uyu.. Çok çaldın, çok söyledin. Bu memleketin evlatları senden memnun … Ama doyamadık , ona yanarız…Mevlam rahmet eyleye.

 


Kuyucak 26/09/2012 

Neşet Ertaş'tan Türk ''aydını'' adına özür diliyorum

                       Ben/biz çok hata yaptık... Bunu itiraf etmek, dile getirmek çok zor... Hala ağrıma/ağrmıza gidiyor bunu itiraf etmek... Hiç bir ''yerel'' sanatçının gerçek değerini söyleyemedik biz birbirimize... Onların söylemlerinde, türkülerinde, eserlerinde hep kendi bakış açımızı aradık... Bulduğumuzda mutlu olduk, bulamadığımızda uzak durduk onlardan... Hatta iteledik onları...                      Yaşlarımız ilerleyince demiyorum; onları itelediğimiz, küçümsediğimiz dönemde bile kendimizle kaldığımızda onların duyguları bizi insan yapıyordu... Yalnızlığımızı, sevdiğimizi onların sözleriye dile getiriyorduk bizler...İnsanın doğayla iletişimini, insanın yaşamla olan uğraşını, insanın insanla boğuşmasını, insanın sevgiliye olan özlemini, arzusunu, istemesini en yalın biçimde kim anlatabilir ki? Bu biz ''aydınlara'' zul geldi hep... Ama yalnız kaldığımızda yanımızda onlardan başka ses yoktu hiç... Ne yalnız kalması, kendimize geldiğimiz ''ayık'' kafalardayken beraber söyledik onların şarkılarını...                       Gerçekten hangi türkülerimizin Neşet Ertaş'a ait olduğunu bilen varmı dır bizim kuşakta? ''Alllı turnam'' mesela ''Nerdesin sen'' ya da ''Zahidem''... Hatta iddia ediyorum dilimizde yüzlerce türkü vardır Neşet Ustaya ait...                      Yüz kitaptan okuyarak aldığımız bilincin kibri bizi halktan uzaklaştırdı... Bu bilinç bizi belki o dönemde rahat ettirdi ancak zamanla anladık ki; biz o halkın hamurundanız... O hamurda asıl olan düz, yalın, doğal olmak asıl olan...                    Düğün salonundan gelen, meclisten gelen, sokaktan gelen dile, söze, türküye hep kuşkuyla baktık biz... En büyük gücümüz bu olmalıydı oysa...                   Toprağın bol olsun büyük Usta... Nurlar içinde yat!

 


Erdoğan ŞAHİN25/10/2012Bozkurun Tezenesine“Tatlı dillim, güler yüzlüm ey ceylan gözlüm,   Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen”                       Bozkırın tezenesi adını, Yaşar Kemal’in verdiği söyleniyor…  Bu adın rahmetli Neşet Ertaş’a ne kadar çok yakıştığını ve onu ne kadar iyi anlattığını düşünüyorum…Bozkır yaşamı,  toplumumuzun çok önemli bir kültürel dokusudur… Acımazsızlığın, yoksulluğun, yürek yangısının, ezilmişliğin ağıtlarla, türkülerle dile ve gönüllere vurduğu bir kültürdür… Bozlaklar, bozkırı çok iyi anlatırlar… Doğaçlamaların ağıtlara, ağıtların türkülere dönüştüğü bozkır yaşamı, bu kültürünün çok önemli ustalarını da yetiştirmiştir… Hemen bir çırpıda aklımıza gelenler, Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Neşet Ertaş… Bozlaklar uzun ve yanık havalardır… Bu havalarda hep bir hüzün ve başkaldırı vardır… Özellikle Orta Anadolu ve Güney Anadolu’da yaşayan Avşar ve Türkmen Topluluklarında bozlakların yeri bir başkadır… Avşar Ozan Dadaloğlu’nun, “Kalktı göç eyledi Avşar elleri”  Bozlağı Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Ertaş’ın sesi ve yorumuyla çok sevilmişti…                      Neşet Ertaş,  içimizden biri, ailemizden biri gibiydi… Sazı ilk kez kucağına alanlar ”Kendim ettim, kendim buldum” bozlağını çalmaya çalışırken onunla tanışır gibi olurlardı… Toplumsal olaylara da çok duyarlıydı… Kokuşmaya özellikle de yozlaşmaya karşıydı…                     “İlimsizlik, bilgisizlik yüzünden cehalet hortlayıp çıkar mı çıkar… Sevgisizlik, saygısızlık yüzünden insan insandan bıkar mı bıkar…”Sözleri bu yöndeki kaygılarını  dile getiriyordu…Sosyal Medya’ ya şöyle bir göz gezdirdim… “Bozkır’ın Tezenesi Neşet Ertaş’ın arkasından çok duygulu anlamlı sözler vardı… Şarkılarını özellikle de “Yaşam Belirtisini” beğeniyle dinlediğim Dilek Kavraal, duygularını şöyle yazmış. “Bugün sanki her aileden biri ayrılmış gibi”                     Fatih Çekirge de yazısında : “Bugün bütün sazlar… Senin için bağlanacak gönüllere…” Dedi…                    Onu çok özleyeceğiz…                    Karacaoğlan’dan havalandırdığı bir bozlakta seslendirdiği gibi…Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm”                  Rahat uyu “Bozkırın Tezenesi”                  Alkışlarla uğurluyorum...

 



Yorum Yaz - Arşiv   1380 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam42
Toplam Ziyaret503618
Hava Durumu
Anlık
Yarın
7° -1°
Saat
Canlı Yayın

HAFTANIN DİZELERİ

APTAL
İNSANLARI
SIK SIK BAĞIŞLAMAK ONLARI AHLAKSIZ YAPAR
(Balzac)